Archive for October, 2009

Bir Anı

Posted in Saçmaladıklarım | 2 Comments »

Ben bu şarkıyı ilk dinlediğimde İzmir‘de ilk yılımdı. Hatta ilk defa gece vakti Kordon‘a gidişimdi. O zamanki oda arkadaşımla Alsancak‘a gitmiştik, bir şeyler içmiştik, laflamıştık, hafiften de çakır keyif olmuştuk. Sonra Kordon’da yürümeye başlamıştık. Biraz yorulunca da oturmuştuk banklara. Karşıda Karşıyaka pırıl pırıl parlıyordu. Ben henüz her şeyin çok başında olduğum için hayran hayran bakıyordum İzmir‘e. O sırada da oda arkadaşım da dertli miydi yoksa bana kastı mı vardı bilmiyorum ama “dur telefonumdan müzik açayım” dedi. Bir süre bekledikten sonra o şarkıyı çalmaya başladı. İlk defa dinliyordum ama resmen taş kesilmiştim. Sözünden müziğe kadar herşeyiyle mükemmel bir şarkıydı. O an, o kadar mutluyken bile beni ağlatmayı başarabilmişti. Hayatım boyunca beni ilk  anda bu kadar etkileyen bir şarkı henüz daha olmadı. Bu saatten sonra da biraz zor. Eskisi gibi müzik odaklı bir hayat yaşamıyorum neticede artık. Ama şimdi, birden bire geldi aklıma bu olay. Bu şarkı. Neden? Nedensiz… Bir şarkının bütün sözleri, hatta tek tek her kelimesi nasıl bu kadar acı verici olabilir ki?

Son olarak, masamdaki resimler bir eski filme döndüler, her gün aynı sahneler, içinde kendimiz deyip noktalamak isterim bu yazıyı da.

Sorumluluğunun Bilincinde Olmak

Posted in Saçmaladıklarım | 2 Comments »

Sorumluluk sahibi olmak ya da olmamak. Dün Shakespeare & Critical Theory dersinde hocamız şöyle bir şey dedi: “Ailenizin size güvenmesi güvenmemesinden çok daha büyük bir sorumluluktur.” Ki bence kesinlikle doğru. Hocamız bu cümleyi sarfeder sarfetmez -hani derler ya- hayatım bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Bugüne kadar aileme hiçbir şekilde hesap vermedim ben. Çok asi olduğumdan değil, onlar istemediler. “Ben x’e gidiyorum” dediğim zaman (”gidebilir miyim” de değil, “gidiyorum”) annemden ve babamdan aldığım yanıt hep şu olmuştur: “Tabii ki gidebilirsin/yapabilirsin. Biz sana güveniyoruz, sen de kendine güveniyorsan, izin senin.” Çok şükür yüzlerini kara çıkarmadım da bugüne kadar. Yapacağım dediğim her şeyi yaptım ama bunun aslında ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu resmen daha dün, derste farkettim. Aslında başarmak istediğim çoğu şeyi “ailem için başarmam lazım” mantığında yapıyormuşum. Kendimi tamamen geri plana atmış değilim elbette, sonuçta başarı ve başarısızlıklarımdan oluşan hayatı ben yaşayacağım ama öncelik hep ailenin yüzünü güldürmek olmuş bende.

Ama yine farkettim ki, bu kötü bir şey değil. Sonuçta ortada bir anne ve bir baba var ve onlar sen mutlu olasın diye, istediğin hayatı yaşayasın diye kendi zevklerinden, kendi hayatlarından feragat ederler çoğu zaman. Hani klasik baba lafıdır ya: “Sen ye, ben yemesem de olur.” Onların bu huyları benim bencil olmamamı sağladı diye düşünüyorum. Şu an ben de “sen yap, ben yapmasam da olur” tarzındayım çoğu kişiye karşı. Onların benimle gurur duyacak olması da elde ettiğim herhangi bir başarıdan çok daha büyük bir ödül benim için.

Evet, sorumluluğu çok fazla. Çok çok fazla. Ama getirisi de bir o kadar fazla. O yüzden diyorum ki, iyi ki onlar bana çocukluğumdan beri güvenmişler, ben de iyi ki bu güvenin sorumluluğunu taşımayı bilmişim.

Ve iyi ki sevgili hocam da bunu bana -bilmeden de olsa- farkettirebilmiş. =)))

Aynı Eskisi Gibi?

Posted in Saçmaladıklarım | 1 Comment »
Bugün otururken bir kafede kulağıma Ajda Pekkan’ın şarkısı çalındı. “Beni aynı eskisi gibi deli sanıyorlar” gibi bir söz vardı şarkıda. Hiç umurumda olmayacak bu söz çok değişik bir şekilde garibime gitti bu defa.
Evet, çoğu insan beni “aynı eskisi gibi” deli sanıyor. Hatta belki de eskisinden daha deli. Çünkü iş gülüp eğlenmeye gelince her zamanki şaklabanlıklarımı yaparım. Başım ağrımıyorsa eğer, mutlaka sesim çıkar, bir şeylere kahkaha atarım.
Ama şimdi dönünce kendime bir bakıyorum. Aslında bütün o neşe eskisi gibi değil, hiç değil. O eski deli ölmüş gitmiş, geri dönemeyecek haliyle. Bir daha asla gözümü karartmam mesela bir aşk için, hatta o aşkın güvensiz alanına hiç girmem. O eskisi gibi deli cesaretim kaçtı gitti çünkü. Nerede hiçbir fikrim yok.
Ertesi gün için plan yapmadan yaşayamıyorum mesela. Not alıyorum, saati saatine yetiştirmeye bakıyorum. “Yarın atlayıp bilmem hangi şehre gidelim” geyiklerine asla gelemiyorum. Halbuki eskiden son anda şehirden şehire gitmelerimizle meşhurduk biz. Şimdi bırak şehri, bir adım ötesine gitmeye enerjim yok.
Eskiden gözlerimi en tepeye dikmişken, bugün daha azıyla yetiniyorum çoğu zaman. Aslında hiçbir zaman çok hırslı biri olmadım, kendime yetenle idare ettim ama içimdeki o azıcık hırs bile kayboldu şimdi. Çoğu şeyi umursamıyorum.
Daha sinirli oldum, eskisi gibi “olsun ya, insanlık hali” demiyorum kimseye. “Diyemem de. İnsan olan böyle davranmaz” diyorum ya yüzlerine, ya içimden.
Eskiden insanları çok severdim. Şimdi uğraşamıyorum, dinleyemiyorum, kaçtıkça kaçıyorum ve aslında hiç de  iyi bir şey yapmıyorum. Farkındayım.Ama o “güvenli alanım”dan çıkmamak için her şey. Eskisi gibi herşeyi denemeli, herkesi tanımalıyımın heyecanı yok üstümde. Çoğu zaman susuyor ve düşünüyorum.
Bütün bunların yanında insanların yanında gösterdiğim neşe yapmacık veya yalan değil. Gerçekten çok basit şeylerle mutlu olabiliyorum. Doğal olarak hemen moralim yükseliyor ama dediğim gibi, artık her mutluluğu kendi güvenli alanım sınırları içinde yaşıyorum.
Sonra geriye dönüp onca insana bakıyorum ve Ajda Pekkan’ın dediği gibi “beni aynı eskisi gibi deli sanıyorlar” diye mırıldanıyorum. Ama onlar yalnızca sanıyorlar…
İşte bir pop şarkısından çıkıp geldiğim nokta. :D

Bugün otururken bir kafede kulağıma Ajda Pekkan‘ın şarkısı çalındı. “Beni aynı eskisi gibi deli sanıyorlar” gibi bir söz vardı şarkıda. Hiç umurumda olmayacak bu söz çok değişik bir şekilde garibime gitti bu defa.

Evet, çoğu insan beni “aynı eskisi gibi” deli sanıyor. Hatta belki de eskisinden daha deli. Çünkü iş gülüp eğlenmeye gelince her zamanki şaklabanlıklarımı yaparım. Başım ağrımıyorsa eğer, mutlaka sesim çıkar, bir şeylere kahkaha atarım.

Ama şimdi dönünce kendime bir bakıyorum. Aslında bütün o neşe eskisi gibi değil, hiç değil. O eski deli ölmüş gitmiş, geri dönemeyecek haliyle. Bir daha asla gözümü karartmam mesela bir aşk için, hatta o aşkın güvensiz alanına hiç girmem. O eski deli cesaretim kaçtı gitti çünkü. Nerede hiçbir fikrim yok.

Ertesi gün için plan yapmadan yaşayamıyorum mesela. Not alıyorum, saati saatine yetiştirmeye bakıyorum. “Yarın atlayıp bilmem hangi şehre gidelim” geyiklerine asla gelemiyorum. Halbuki eskiden son anda şehirden şehire gitmelerimizle meşhurduk biz. Şimdi bırak şehri, bir adım ötesine gitmeye enerjim yok.

Eskiden gözlerimi en tepeye dikmişken, bugün daha azıyla yetiniyorum çoğu zaman. Aslında hiçbir zaman çok hırslı biri olmadım, kendime yetenle idare ettim ama içimdeki o azıcık hırs bile kayboldu şimdi. Çoğu şeyi umursamıyorum.

Daha sinirli oldum, eskisi gibi “olsun ya, insanlık hali” demiyorum kimseye. Diyemem de. “İnsan olan böyle davranmaz” diyorum ya yüzlerine, ya içimden.

Eskiden insanları çok severdim. Şimdi uğraşamıyorum, dinleyemiyorum, kaçtıkça kaçıyorum ve aslında hiç de  iyi bir şey yapmıyorum. Farkındayım.Ama o “güvenli alanım“dan çıkmamak için her şey. Eskisi gibi “herşeyi denemeli, herkesi tanımalıyım“ın heyecanı yok üstümde. Çoğu zaman susuyor ve düşünüyorum.

Bütün bunların yanında insanların yanında gösterdiğim neşe yapmacık veya yalan değil. Gerçekten çok basit şeylerle mutlu olabiliyorum. Doğal olarak hemen moralim yükseliyor ama dediğim gibi, artık her mutluluğu kendi güvenli alanım sınırları içinde yaşıyorum.

Sonra geriye dönüp onca insana bakıyorum ve Ajda Pekkan’ın dediği gibi “beni aynı eskisi gibi deli sanıyorlar” diye mırıldanıyorum. Ama onlar yalnızca sanıyorlar…

İşte bir pop şarkısından çıkıp geldiğim nokta. :D 

Aklıma Düşenler

Posted in Saçmaladıklarım | 5 Comments »
  • Yeni eğitim yılına başladık sonunda. Kitapları bulmada sıkıntı çekiyorum ama en kısa zamanda halledeceğim.
  • Bazen bölümdeki çoğu kişinin yer işgal ettiğini düşünüyorum. “British” ile “English” arasındaki fark nedir diye sorulunca cevap veremeyen insanlar var. Ya da Rönesans’ın diğer adının “Augustan Age” olduğunu bilmeyenler falan. Bu kemik bilgileri de bilmiyorsan, bilenlere yer aç değil mi?
  • Bu sene Autobiography&Fiction ile Irish Literature derslerini seçtim, o kadar mutluyum ki anlatamam. Otobiyografi bir kere çok sevdiğim bir konu. Kitabını okuduğun yazarın hayatını öğreniyorsunuz, düşünsenize. Kim bilir ne ilginç bilgilerle karşılaşacağım. İrlanda edebiyatına gelince… James Joyce diyorum başka bir şey demiyorum. Oscar Wilde‘ı da severim. Görüşleri çok keskin fakat dili mükemmel. Kendisi paradoksun babasıymış. Bilmiyordum, öğrendim.
  • Medieval Literature dersini dünyanın en tatlı hocalarından birisinden alacağım için kendimi çok şanslı hissediyorum. 2. sınıfta kendisi dersimize girmiyordu, çok özlemiştim!
  • Yine dünyanın en tatlı hocalarından 2 tanesi bu sene dersime girmiyor maalesef. Keşke girselermiş. Onlarsız 3. sınıf çok tatsız olacak.

Okulla ilgili düşüncelerim şimdilik böyle.

  • En yakın arkadaşlarımdan birisini Almanya‘ya uğurladık 1 Ekim Perşembe günü. Çok özleyeceğim keretayı. Keşke hemen gelebilse. Okulda yokluğu anında hissediliyor ya. Öyle dolu dolu biriydi.
  • Yüzeysel insanları sevmiyorum. Bir şeyin beyaz olmadığı illa ki siyah olduğu anlamına gelmez.
  • İzmir‘de havalar hep böyle devam eder umarım, yazdan kalma günler en çok sevdiklerimdir.
  • Mavi‘nin “Burası İstanbul” reklamına fena halde gıcığım. Dünya çapında bu reklam çok mantıklı. İstanbul dünyanın ünlü şehirlerinden, evet ama Türkiye’de başka politika yürütün arkadaş. Hepimiz biliyoruz ki İstanbul’da kafasına eseni giyenleri, belli bir iki yer dışında öperler valla. Öperler diyorum bak. En iyi ihtimal.
  • Super Hero‘nun söylediklerini aleyhinde delil olarak kullanmak üzere hafızama kaydettim. :-)
  • Nazar değmesin, kafam çok rahat bu aralar ama gudubetliğim üstümde, her zamanki gibi. :-)
  • Aileme çok güzel bir süpriz hazırladım, hehe. Okuma ihtimallerine karşılık buraya yazmıyorum. Süprizimi gerçekleştirince yazacağım.

Çoook uzun bir aradan sonra aklıma düşenler bunlar.