25
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 5 Comments »
İnsanlar bayramda bayram tatili yapıp, ev yemeklerinin tadını çıkarırken ben derslere gömülüp bayramdan sonra gelecek 2. dalga sınavları bekleyeceğim. İkinci dalga deyince sanki daha hafif atlatacakmışsın gibi geliyor insana ama hayır, en zorları hep 2. dalgaya kaldı. N’allahım! Yazmam gereken 3 makale, hazırlanmam gereken sınavlar var ve üstelik korkuyorum. Normalde vize/final haftalarını abartan insanları da hiç sevmem ama şu an hakikaten “yusuf yusuf” modundayım. İsmail YK yardımcım olsun.
Tags: final, final haftası, ikinci dalga, ismail yk, makale, sınav, sınavlar, vize
21
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 4 Comments »
Yıllardır içimde olan araba merakım meşhurdur. Arabaların modeli, motoru, benzin yakışı vs filan hep ilgimi çekmiştir. Tabii arabayı kullanmak da başlı başlına ilgi alanımdır. Babamı, araba kullanan arkadaşlarımı sonu gelmez sorularımla bıktırmışlığım da çoktur.
Doğal olarak uzun zamandır da ehliyet almak istiyordum. Sonunda babam bu isteğime kayıtsız kalamadı.
Dün aradı beni, sana bir süprizim var yaz için, dedi. Kafamda birden düşünceler belirmeye başladı. İş mi ayarladı? Yurtdışına mı gönderecek? Ne gibi bir süpriz? Sonra babam bombayı patlattı.
“Seni ehliyet kursuna yazdırdım.”
Bunu duyduktan sonra halay çekmeye filan başladım.
Resmen yazı iple çekmeye başladım şimdiden. Aklımda arabayla ilgili çılgın hayaller belirmeye başladı.
Babama teşekkür etmekten bir hal oldum. Canım benim, nereden gelmiş aklına, nasıl güzel düşünmüş. Daha güzel bir süpriz olamazdı kesinlikle.
Tabii gerekli detayları konuştuktan sonra beklenen soruyu sordum: “Ehliyetimi aldıktan sonra, arabayı da verir misin bana?”
Babamdan da beklenen tepki anında geldi:
“Hadi ben annene veriyorum telefonu, kendine iyi bak.”
Hahaha, tontonum benim.
Tags: araba, baba, ehliyet, süpriz
15
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 8 Comments »
“Cumartesi günleri evde oturulmaz.”
Arkadaş grubumuzun bu mottosuna uyarak, bu cumartesi akşamını Alsancak‘ta takılarak geçirdik.
5′te Sevinç’in önünde (nerede olabilir ki?) buluşmak için sözleştik. Ben otobüsle gelmeme rağmen tam 5′te Sevinç’in önündeydim fakat arabayla gelen güruh 5 buçukta ancak teşrif edebildiler. Onları beklerken Kıbrıs Şehitleri‘ne gelen tiplerle kaynaştım, Sevinç Pastanesi’nin bir parçası oldum. Onlar geldiğinde dahi ayrılmak istemedim Sevinç’imden.
Ponponlarım gelince yarım saat boyunca serzenişte bulundum. Ben yarım saat boyunca söylenirken, onlar da beni sallamıyorlardı doğal olarak.
Sonra, grubun geri kalanı geldi ve her zaman olan olay oldu:
- Nereye gidelim?
- Hem yemek yiyip hem bir şeyler içebileceğimiz bir yere gidelim.
- Neresi olsun?
- …
- …
- Defne’ye gidelim mi?
- Haa tabii ya!
Biz böyle en az 7-8 kişi her seferinde nereye gideceğimizle ilgili sıkıntı yaşar, en son Defne‘ye çökeriz.
Defne’de, Happy Hours‘u 1 saat arayla kaçırmanın üzüntüsüyle herkes yemeğini ısmarladı ve yine her zamanki gibi birbirimizin tabağından otlanarak karnımızı doyurduk. Yemekten sonra Ateş‘le attığımız bir el tavlanın galibi Ateş oldu. Adil bir oyuncu olduğum içün, bunu buraya yazmaktan çekinmem.
Defne’de yeteri kadar oturduktan sonra nereye gidelim diye kıpraşmaya başladık. Kutlu paşamız çok şık giyindiği için onun canı karaoke yapmak, dans etmek filan istiyordu. Fakat biz daha masum eğlenelim dedik ve Kahve Bahane‘de tabu oynamaya karar verdik.
Kahve Bahane’ye geçmeden önce tekrar Sevinç’in önüne Cavit‘le arkadaşını almak için yürürken Jnbn ile İrem‘le karşılaştık. Yedi bin kişi olduğumuz için öpüşüp koklaşma faslımız yüz saat sürdü. Kendilerinden daha sonra yanımıza uğramaları için söz aldıktan sonra, Cavit ve arkadaşını alıp tabu oynamaya koyulduk.
Çok kalabalık olduğumuz için ancak içeride yer bulabilmiştik ve bu Kutlu’nun hoşuna hiç gitmemişti. Bütün oyun boyunca söylendi durdu. Bu arada belirtmeme gerek var mı bilmiyorum ama oyunu bizim takım kazandı yihhu! Buradan takım arkadaşlarım olan Merve, İklime ve Şerif‘i öpüyorum.
Tabu oyunu bittikten sonra masada büyük bir nefret duygusu vardı. Herkesin birbirinden nefret ettiği o anda, Jnbn ile İrem’imiz geldi de ortam şenlendi.
Onlar geldikten sonra herkes bildik konulara döndü. Vay efendim Murat Dalkılıç‘ın son görüntüleri (?) neymiş, ona nasıl ulaşmalıymışız, onlara ulaşmaya çalışırken bilgisayarımıza hangi virüsleri yemişiz, bir insanın elindeki kas ne kasıymış, kimin elinde o kastan daha çok varmış vs vs. Bol kahkalı, bol eğlenceli bir geceden sonra artık dağılmaya karar verdik. Saar 23:30′u geçiyordu fakat Kutlu paşa “çok erken döndük” diye hayıflanmaktaydı. Bornova‘ya dönene kadar “bu kadar zıçık bir cumartesi gecesi olamaz” diye başımın etini yedi arabada. (Hahaha, Kutlu okuyorsan seni öpüyorum bebişim.
)
14 Kasım‘dan yansımalar böyle idi… Bu yazıyı “sen neden blogunda günlük yazmıyorsun” diyen arkadaşlarıma adıyorum.
Tags: Alsancak, arkadaş, arkadaşlar, arkadaşlık, bornova, defne, kahve bahane, muhabbet, murat dalkılıç, ponpon, ponponlar, sohbet, tabu, tavla
4
Nov
Posted in O Değil De | No Comments »
Zamanında arkamı dönüp gitmeyi hiç bilmiyorum. İlla bir kalıp uğraşma, savaşma, sorunları çözmeye çalışma derdindeyim. Halbuki sana ne? Bas git işte. En acilinden öğrenmeliyim bir insan ceketini alıp nasıl gider diğerlerinin hayatından.
Tags: arkanı dönüp gitmek, çözüm, çözmek, öğrenmek, gitmek, sorun, zaman
2
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 1 Comment »
Şu aralar ailemin yanında olduğumdan interneti oldukça boşladım. Hatta 29 Ekim’de bir yazı yazmak ya da günün anlamıyla ilgili bir fotoğraf koymak gibi bir şey de yapmadım. Onun yerine 29 Ekim’de sinemaya gittik annemle. Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, gittiğimiz filmin adı Nefes’ti. Nefes’in afişinde yazan tanıtım sloganı ise; “Vatan Sağolsun!”
Her şeyden önce Nefes çok güzel bir senaryoya sahip. Bu konuda garanti verebilirim. Askerliğin koşullarını birebir anlatmakla kalmayıp, ince detaylar üzerinde de yoğunlaşıyor. Siz de benim gibi detayları seven biriyseniz , filmden hoşlanma ihtimaliniz çok yüksek.
“Nedir bu detaylar” diye soracak olursanız, aklıma ilk gelen şey Güneydoğu’da askerlik yapmanın psikolojik boyutları geliyor. Uzun yıllardır üzerinde düşünüp, araştırma ve gözlem yaptığım bir konu çünkü bu. Güneydoğu’dan gelen askerlerimizin ruh haline dikkat ederseniz, sinirlerinin ne kadar bozuk ve gergin olduğunu sizler de görebilirsiniz. Filmde de bu çok iyi yansıtılmış. En yakın arkadaşını kaybeden komutandan saldırı anında vurulunca kahkahalar atan askere kadar inceden inceye işlenmiş bu konu.
Tabii bir de askerlerin yakınları var. Asker ailelerinin durumları da, konuşmaları da çok gerçekçi yansıtılmış. Özellikle kocasının şehit olma haberini alacağını anlayanan kadının, haberi getiren askerlerden kaçması çok dramatik fakat gerçekçiydi. Ki benim bir filmde aradığım özelliklerin başında gelir gerçekçilik.
Bu detaylar hariç, filmi izlerken “neden” sorusunu ben çok sordum. Sanırım siz de sorarsınız eğer izlerseniz. Her konuda bir soru cümlesi belirdi aklımda. Bu da can alıcı bir noktaydı bence.
Olumsuz olarak belirtmek istediğim tek bir konu var, o da filmin seslendirmesi. Eğer benim izlediğim sinema salonunun akustiğinden kaynaklanmıyorsa, filmin sesleri çok dengesiz. Konuşmalar bir anda patlıyor ve yankı yapıyor. Özellikle çatışma sahnelerinde hat safhaya ulaşan bir gürültü kirliliği var. Umarım bu sorun benim gittiğim sinema salonundan kaynaklanıyordur.
Filmden çıktığımda kendi arasında konuşan iki arkadaşın konuşmasına kulak misafiri oldum bu arada. Onlar da şöyle bir eleştiri yaptılar filme: “Bazı sahneler çok sıkıcı ve uzundu.”
Bence bu hiç doğru değil çünkü gereksiz yere uzun sahne yoktu filmde. Mevcut uzun sahneler de bir sonraki sahnenein alt yapısını oluşturma görevi üstlenmişti, o yüzden film hiç de sıkıcı değildi. Ama bazı gerçekleri duymaya alışkın olmayanlar için, Nefes can yakıcı olabilir.
Tags: eleştiri, film, nefes, nefes vatan sağolsun, sinema, spoiler, vatan, vatan sağolsun