4
Mar
Posted in Saçmaladıklarım | 3 Comments »
Hayatta en çok nefret ettiğim şeylerden birisi de Ölmeden Önce İzlenmesi Gereken 100 Film ya da okunması gereken 100 Kitap vs gibi saçmalıklardır. Bu listeleri kim belirliyor bilmiyorum ama bulursam kendisine laflar hazırladığımı buradan belirtmek isterim. Mesela, ben olsam 100 Filmden birisi “Luther” olabilir ya da “Cashback” mesela. Ama bir bakıyorum listeye benim zevkime uygun 1 adet bile film yok. Sonra gitmiş Yüzüklerin Efendisi serisini filan koymuşlar -ki hiç sevmem gerçekten.
Kitap kısmına geliyorum. O hooo, ben o listeye ne Panait Istrati‘ler ne Flann O’Brien‘ları eklerim ama ta- ta! Onlar yerine bir sürü saçma sapan kitaplar var.
Yanlış anlaşılmasın, bu tarz listelerde hep iğrenç film/kitap/fotoğraf önerileri vardır demiyorum; bilâkis, çoğu gerçekten güzel bir zevk süzgeçinden geçirilmiş kitaplar. Mamafih, herkesin listesi kendine olsun ve kendi değerlerinizi kendiniz yaratın.
Not: Bir de neden hep 100 ya da 10 gibi düz rakamlar? Neden ölmeden önce mutlaka görmemiz gereken 100 sergi var da neden 73 sergi yok? Yayınevleri, beni kandıramazsınız.
Tags: ölmeden önce, ölmeden önce yapmamız gerekenler, bok, film, fotoğraf, kitabevi, kitap, liste, püsür, Resim, sergi, yayınevi, zımbırtı
20
Feb
Posted in Saçmaladıklarım | 2 Comments »
Ohh ya valla çok mutluyum he. Okulun başlaması resmen bir nimet benim için. Yeni kitaplar, yeni dersler, yeni bilgiler ve tabii ki yeni koşturmacalar! Hayatın anlamı resmen sürekli meşgul olmak. Ne demiş Woody Allen? “Sıcak ve rahat ortamlar bana yaramıyor; olgunlaşıp çürümeye başlıyorum.” Benimki de o hesap işte.
Bu dönem okul hem daha güzel olacak gibi hem de biraz boş gibi. Boşluğun sebebi ennnn sevdiğim hoca olan Günseli Sönmez İşçi’nin ve tabii ki çook özleyeceğim kişilerden birisi olan Sedat İşçi’nin gitmesidir. Bütün iyi dileklerim ikisiyle birlikte ama. Çünkü hayatıma kattıkları pırıltılar hep yanımda.
Dil Kursu da başlıyor, yehhu. Çarşamba – Cuma günleri de onunla uğraşacağım. Çok mutluyum o açıdan. Almanca’ya kaba diyen insanın kendisi kabadır.
Hafta sonlarını da değerlendirmenin bir yolunu bulurum. Boş durmak yok!
Tags: ege üniversitesi, günseli işçi, günseli sönmez işçi, ingiliz dili ve edebiyatı, okul, sedat işçi
10
Feb
Posted in Saçmaladıklarım | 6 Comments »
Şöyle başımı alıp gitmemem için hiçbir neden yok aslında.
Çoğu zaman kendimi “ben ne yapıyorum burada?” diye düşünürken buluyorum. Anlatması zor iş aslında. Felsefi bir düşünceden çok, aklımın tamamen tabula rasa moduna geçmesinden kaynaklanıyor bu.
Beynim kendi kendine reset atabiliyor.
Laf anlamayan bir sürü gerizekalı var etrafta. Günlük hayatta, internette, her yerde. Bunlara laf anlatmaktan saçlarıma ak düştü, artık anlatmamaya karar verdim. Çekirdek çitleyip kendini TV dizilerinde, magazin programlarında kaybedenlerle siyaset mi tartışılırmış.
Bir de öyle garip bir ülke ki, herkes siyaset bilimci ya da hukukçu bu ülkede arkadaş. Sen daha hayatında Cin Ali serisini okumamışsın, sus otur yerine.
Bazen düşünüyorum ki, bir Tanrı olmalı. Yoksa bu kadar karışıklığı insaoğlu kendi başına yapamazdı. Beceriksiz bir Tanrı’ya inanıyorum, sanırım.
“Dante olsaydı ‘Blasphemer!’ diye bağırırdı” diye düşündüm şimdi, gülümsedim. Çoğunuz anlamadı biliyorum ve buna üzülüyorum aslında. İnsan hakikaten yalnızlaşıyor farkındalığı arttıkça.
Yalnızlıktan şikayetim yok aslında. Keşke hep yalnız olsam.
Tags: ülke, beyin, bilinç, bilinç akışı, cin ali, dante, hukuk, hukukçu, inanç, kitap, reset, siyaset, siyaset bilimi, tanrı, tv
2
Feb
Posted in Saçmaladıklarım | 2 Comments »
- Bu kadar klasik bir başlık dünya üzerinde yok.
- Karadeniz’deyim. Karadeniz’i “yürüyemeyen insanlar yurdu” olarak belirledim ayrıca. Durup dururken çarpanlar mı dersiniz, önünüzde yürürken pat diye birden duranlar mı dersiniz, yolun önünde önünüz boşken bir anda önünüzde beliren insanlar mı dersiniz… Say say bitmez. Hey maşallah!
- Bir de bahar havası var buralarda, oh miss.
- The Big Bang Theory manyağı oldum ben bu arada. Zaten severdim de öyle delisi filan değildim. Şimdiyse kendimi durduramıyorum ve sürekli sar baştan izliyorum. Bence Wolowitz çok sempatik.
- Bugüne kadar izlediğim en komik bölümü 2. sezon 15. bölümdü.
- Bir de BBC Entertainment‘a sardım. Yalnız, doktor dizisinden başka bir şey yok ha. The Blackadder II adlı komedi dizisi hariç, bir numarasını görmedim henüz. Bir de hep aynı hastanede geçiyor, diziler farklı olsa bile. Komik.
- Nadal, dünya sıralamasında 4.lüğe gerilemiş. Federer ise hâlâ 1. sırada. Evde bir bayram havası.
- Grammy ödülleri dağıtıldı bildiğiniz gibi. Gece yarılarına kadar oturup onu izledim Bloomberg‘de. Tatilde olmak böyle bir şey. Yihhu. Hiçbir şey için endişe etmek zorunda değilsin. Lamlaammm….
- O değil de Beyonce‘ye en baştan hayran oldum.
- Evdeki en rahat eşya kanepe bu arada. Kim ne derse desin, kanepesiz hayat hayat değildir.
Tags: asalak, bahar, BBC, BBC entertainment, beyonce, beyonce knowles, bloomberg tv, casualty, CBS, doctors, ev, federer, grammy, grammy awards, grammy ödülleri, hava, holby city, kanepe, karadeniz, koltuk, leonard, müzik, nadal, penny, raj, roger federer, sheldon, the big bang theory, the blackadder II, wolowitz, yürümek, yuva
9
Jan
Posted in Saçmaladıklarım | 1 Comment »

Film izlemeyen, daha doğrusu sevmeyen bir insan olarak son 2 günde 4 film izleyerek kotamı aştım. Ama kendi kendime dedim ki “sen edebiyat öğrencisisin, yeniliklere açık olmalısın. Filmleri sevmem diye kestirip atma.” Evet, kendimi gaza getirmem sonucu 4 film izledim. En azından artık film izlerken uyumuyorum. Fakat hâlâ filmleri en az 4 parçaya bölmeden izleyemiyorum.
Neyse. Dün gece 500 Days Of Summer‘ı izledik en yakın arkadaşımla. (Buradan sonrası spoiler içerebilir) Film ik başta Issız Adam‘ın İngilizce versiyonu gibi gelse de, ilk 10 dakikadan sonra ilgimi çekti çünkü film başka bir yöne kaydı. (Issız Kadın oldu bir anda
) Kendimi kadınla değil de erkekle özdeşleştirdim ama ben. Her neyse. Hikayesi aslında alelade bir hikaye diyebiliriz. Öyle pek orijinal bir şey yok. Sadece karakter iyi işlenmiş, bir de filmin kronolojik olmayan kurgusu çok güzel. (Ben sanırım filmleri bu kronoloji yüzünden sevmiyorum) Sonunu söylemeyeyim hadi, ama pek de beklediğiniz gibi bir son olmuyor. Yani filmin başından beri izlediğimiz o çifti ilgilendiren bir sona bağlanmıyor. Filmin vermek istediği mesajı da özetlersek:
“Aşk, kader işi değildir. Tamamen tesadüflere bağlıdır.”
Eh, ben zaten buna katılan bir insan olduğum için filmi beğendim.
Son olarak, filmden en sevdiğim sözü söylemek istiyorum.
“She was not the girl of my dreams… She was better; ’cause she was real…”
Ve, hayatımın epifanisini de buldum. (Buradan James Joyce’a sesleniyorum)
“Roses are red, violets are blue. Fuck you whore.”
Daha sonra daha güzel, derli toplu ve kapsamlı bir Bridget Jones’ Diary 1 ve 2 yazısıyla karşınıza çıkmayı planlıyorum. Şimdilik internete kavuşmanın dayanılmaz hazzını yaşamalıyım.
Tags: 500 days of summer, aşk, film, kader, sinema, tesadüf
8
Jan
Posted in Saçmaladıklarım | 3 Comments »
“What we keep talking is a complete nonsense. Still, I do like it.”
Tags: nonsense, still, talk, we
25
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 5 Comments »
İnsanlar bayramda bayram tatili yapıp, ev yemeklerinin tadını çıkarırken ben derslere gömülüp bayramdan sonra gelecek 2. dalga sınavları bekleyeceğim. İkinci dalga deyince sanki daha hafif atlatacakmışsın gibi geliyor insana ama hayır, en zorları hep 2. dalgaya kaldı. N’allahım! Yazmam gereken 3 makale, hazırlanmam gereken sınavlar var ve üstelik korkuyorum. Normalde vize/final haftalarını abartan insanları da hiç sevmem ama şu an hakikaten “yusuf yusuf” modundayım. İsmail YK yardımcım olsun.
Tags: final, final haftası, ikinci dalga, ismail yk, makale, sınav, sınavlar, vize
21
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 4 Comments »
Yıllardır içimde olan araba merakım meşhurdur. Arabaların modeli, motoru, benzin yakışı vs filan hep ilgimi çekmiştir. Tabii arabayı kullanmak da başlı başlına ilgi alanımdır. Babamı, araba kullanan arkadaşlarımı sonu gelmez sorularımla bıktırmışlığım da çoktur.
Doğal olarak uzun zamandır da ehliyet almak istiyordum. Sonunda babam bu isteğime kayıtsız kalamadı.
Dün aradı beni, sana bir süprizim var yaz için, dedi. Kafamda birden düşünceler belirmeye başladı. İş mi ayarladı? Yurtdışına mı gönderecek? Ne gibi bir süpriz? Sonra babam bombayı patlattı.
“Seni ehliyet kursuna yazdırdım.”
Bunu duyduktan sonra halay çekmeye filan başladım.
Resmen yazı iple çekmeye başladım şimdiden. Aklımda arabayla ilgili çılgın hayaller belirmeye başladı.
Babama teşekkür etmekten bir hal oldum. Canım benim, nereden gelmiş aklına, nasıl güzel düşünmüş. Daha güzel bir süpriz olamazdı kesinlikle.
Tabii gerekli detayları konuştuktan sonra beklenen soruyu sordum: “Ehliyetimi aldıktan sonra, arabayı da verir misin bana?”
Babamdan da beklenen tepki anında geldi:
“Hadi ben annene veriyorum telefonu, kendine iyi bak.”
Hahaha, tontonum benim.
Tags: araba, baba, ehliyet, süpriz
15
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 8 Comments »
“Cumartesi günleri evde oturulmaz.”
Arkadaş grubumuzun bu mottosuna uyarak, bu cumartesi akşamını Alsancak‘ta takılarak geçirdik.
5′te Sevinç’in önünde (nerede olabilir ki?) buluşmak için sözleştik. Ben otobüsle gelmeme rağmen tam 5′te Sevinç’in önündeydim fakat arabayla gelen güruh 5 buçukta ancak teşrif edebildiler. Onları beklerken Kıbrıs Şehitleri‘ne gelen tiplerle kaynaştım, Sevinç Pastanesi’nin bir parçası oldum. Onlar geldiğinde dahi ayrılmak istemedim Sevinç’imden.
Ponponlarım gelince yarım saat boyunca serzenişte bulundum. Ben yarım saat boyunca söylenirken, onlar da beni sallamıyorlardı doğal olarak.
Sonra, grubun geri kalanı geldi ve her zaman olan olay oldu:
- Nereye gidelim?
- Hem yemek yiyip hem bir şeyler içebileceğimiz bir yere gidelim.
- Neresi olsun?
- …
- …
- Defne’ye gidelim mi?
- Haa tabii ya!
Biz böyle en az 7-8 kişi her seferinde nereye gideceğimizle ilgili sıkıntı yaşar, en son Defne‘ye çökeriz.
Defne’de, Happy Hours‘u 1 saat arayla kaçırmanın üzüntüsüyle herkes yemeğini ısmarladı ve yine her zamanki gibi birbirimizin tabağından otlanarak karnımızı doyurduk. Yemekten sonra Ateş‘le attığımız bir el tavlanın galibi Ateş oldu. Adil bir oyuncu olduğum içün, bunu buraya yazmaktan çekinmem.
Defne’de yeteri kadar oturduktan sonra nereye gidelim diye kıpraşmaya başladık. Kutlu paşamız çok şık giyindiği için onun canı karaoke yapmak, dans etmek filan istiyordu. Fakat biz daha masum eğlenelim dedik ve Kahve Bahane‘de tabu oynamaya karar verdik.
Kahve Bahane’ye geçmeden önce tekrar Sevinç’in önüne Cavit‘le arkadaşını almak için yürürken Jnbn ile İrem‘le karşılaştık. Yedi bin kişi olduğumuz için öpüşüp koklaşma faslımız yüz saat sürdü. Kendilerinden daha sonra yanımıza uğramaları için söz aldıktan sonra, Cavit ve arkadaşını alıp tabu oynamaya koyulduk.
Çok kalabalık olduğumuz için ancak içeride yer bulabilmiştik ve bu Kutlu’nun hoşuna hiç gitmemişti. Bütün oyun boyunca söylendi durdu. Bu arada belirtmeme gerek var mı bilmiyorum ama oyunu bizim takım kazandı yihhu! Buradan takım arkadaşlarım olan Merve, İklime ve Şerif‘i öpüyorum.
Tabu oyunu bittikten sonra masada büyük bir nefret duygusu vardı. Herkesin birbirinden nefret ettiği o anda, Jnbn ile İrem’imiz geldi de ortam şenlendi.
Onlar geldikten sonra herkes bildik konulara döndü. Vay efendim Murat Dalkılıç‘ın son görüntüleri (?) neymiş, ona nasıl ulaşmalıymışız, onlara ulaşmaya çalışırken bilgisayarımıza hangi virüsleri yemişiz, bir insanın elindeki kas ne kasıymış, kimin elinde o kastan daha çok varmış vs vs. Bol kahkalı, bol eğlenceli bir geceden sonra artık dağılmaya karar verdik. Saar 23:30′u geçiyordu fakat Kutlu paşa “çok erken döndük” diye hayıflanmaktaydı. Bornova‘ya dönene kadar “bu kadar zıçık bir cumartesi gecesi olamaz” diye başımın etini yedi arabada. (Hahaha, Kutlu okuyorsan seni öpüyorum bebişim.
)
14 Kasım‘dan yansımalar böyle idi… Bu yazıyı “sen neden blogunda günlük yazmıyorsun” diyen arkadaşlarıma adıyorum.
Tags: Alsancak, arkadaş, arkadaşlar, arkadaşlık, bornova, defne, kahve bahane, muhabbet, murat dalkılıç, ponpon, ponponlar, sohbet, tabu, tavla
2
Nov
Posted in Saçmaladıklarım | 1 Comment »
Şu aralar ailemin yanında olduğumdan interneti oldukça boşladım. Hatta 29 Ekim’de bir yazı yazmak ya da günün anlamıyla ilgili bir fotoğraf koymak gibi bir şey de yapmadım. Onun yerine 29 Ekim’de sinemaya gittik annemle. Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, gittiğimiz filmin adı Nefes’ti. Nefes’in afişinde yazan tanıtım sloganı ise; “Vatan Sağolsun!”
Her şeyden önce Nefes çok güzel bir senaryoya sahip. Bu konuda garanti verebilirim. Askerliğin koşullarını birebir anlatmakla kalmayıp, ince detaylar üzerinde de yoğunlaşıyor. Siz de benim gibi detayları seven biriyseniz , filmden hoşlanma ihtimaliniz çok yüksek.
“Nedir bu detaylar” diye soracak olursanız, aklıma ilk gelen şey Güneydoğu’da askerlik yapmanın psikolojik boyutları geliyor. Uzun yıllardır üzerinde düşünüp, araştırma ve gözlem yaptığım bir konu çünkü bu. Güneydoğu’dan gelen askerlerimizin ruh haline dikkat ederseniz, sinirlerinin ne kadar bozuk ve gergin olduğunu sizler de görebilirsiniz. Filmde de bu çok iyi yansıtılmış. En yakın arkadaşını kaybeden komutandan saldırı anında vurulunca kahkahalar atan askere kadar inceden inceye işlenmiş bu konu.
Tabii bir de askerlerin yakınları var. Asker ailelerinin durumları da, konuşmaları da çok gerçekçi yansıtılmış. Özellikle kocasının şehit olma haberini alacağını anlayanan kadının, haberi getiren askerlerden kaçması çok dramatik fakat gerçekçiydi. Ki benim bir filmde aradığım özelliklerin başında gelir gerçekçilik.
Bu detaylar hariç, filmi izlerken “neden” sorusunu ben çok sordum. Sanırım siz de sorarsınız eğer izlerseniz. Her konuda bir soru cümlesi belirdi aklımda. Bu da can alıcı bir noktaydı bence.
Olumsuz olarak belirtmek istediğim tek bir konu var, o da filmin seslendirmesi. Eğer benim izlediğim sinema salonunun akustiğinden kaynaklanmıyorsa, filmin sesleri çok dengesiz. Konuşmalar bir anda patlıyor ve yankı yapıyor. Özellikle çatışma sahnelerinde hat safhaya ulaşan bir gürültü kirliliği var. Umarım bu sorun benim gittiğim sinema salonundan kaynaklanıyordur.
Filmden çıktığımda kendi arasında konuşan iki arkadaşın konuşmasına kulak misafiri oldum bu arada. Onlar da şöyle bir eleştiri yaptılar filme: “Bazı sahneler çok sıkıcı ve uzundu.”
Bence bu hiç doğru değil çünkü gereksiz yere uzun sahne yoktu filmde. Mevcut uzun sahneler de bir sonraki sahnenein alt yapısını oluşturma görevi üstlenmişti, o yüzden film hiç de sıkıcı değildi. Ama bazı gerçekleri duymaya alışkın olmayanlar için, Nefes can yakıcı olabilir.
Tags: eleştiri, film, nefes, nefes vatan sağolsun, sinema, spoiler, vatan, vatan sağolsun